Masanın dibine oturdum. Biraz daha ilerlesem masanın içine girecektim sanki. Masanın beni koruyacağını hissetmek kadar saçma bir duygu yoktur. Ama hissediyordum işte... Üstümden sarkan ilkbahar sarmaşıkları dinginlikle sallanıyordu. Her yaprağı sırılsıklamdı yağmurdan dolayı. İnsan neden doğum gününü30 kişiyle kutlamak ister? Bahçenin küçük masasının yanına sığınmış biri olarak bekledim. İçeride beni bekliyorlardı. "Allah kahretsin" dedim, "Beklemesinler. Kimse beni beklemesin."... Karanlığın sesini dinledim. Sonra da "karanlığın sesi" betimlemesinin ne kadar bayağı ve alışılmış olduğunu düşündüm. Karanlık görsel bir algıydı, işitsel değil. O halde sesi de olamazdı. Çok fazla ağdalı kitap okumaktandı bu. Duvara dizilmiş kedileri inceledim. Gözleri gri gri parlıyordu karanlıkta. Bir sürü küçük noktadan ibarettiler karanlığın içinde. Dizili dizili, ışıl ışıl...
Daha ne istiyordum ki... Bir sarmaşık olmayı belki... Belki de bir kedi olmayı. Sıradan, kendi halinde, bambaşka bir hayat. Sarmaşık olsaydım tüm günümü balkon demirinden sarkarak geçirecektim. Kim bilir belki mutlu da olurdum... Zamanın sınırsız bahçesinde asılı bir sarmaşık. Belki de yaşamımın yanlış dönüşlerinden biri sonucu insan olmuştum. Derin nefes aldım, içeriden bana sesleniyorlardı. Sarmaşık olsaydım şu an, herkes nasıl da ortadan yok olduğumu merak eder dururdu.
22 Ekim 2011 Cumartesi
6 Eylül 2011 Salı
Cama yaslandı Şazod. Kolları yıpranmış, tuğla rengi iplikleri yavaş yavaş sökülüp onu terketmeye başlamış olan ceketinin sırtını duvara dayadı. Kısa bacakları, vücüdunun yükünü biraz hafiflettiği için duvara şükrederek rahatladı, gevşedi. Boyu 1.50 ya vardı ya yoktu. Yıpranmış botları, baskıyla biraz daha genişlemişti. Kollarını kavuşturdu ve başını turkuaz rengi eski perdenin sol parçasına yasladı. Sessizliği nasıl da seviyordu. Sefil oluşu, yalnız oluşu, çulsuz oluşu hiç sorun değildi. Ama gürültü, onun ölümcül yanıydı. Dayanamıyordu işte. Kucağına aldığı aptal oyuncaklar pis kokuyordu. Rutubetin verdiği o bunaltıcı koku genzini yakardı hep.
Bir de Kurt vardı. Ona tamamen sahip değildi ama kesik kesik sevişmeleri sırasında kendini buna inandırabiliyordu. Hayalperest bir kadındı. İsterse inanabilirdi. Kurt her zaman güzel kokuyordu ve bunu nasıl başardığını bilmiyordu Şazod. Küflenmiş şeyler diyarından geliyordu oysa ikisi de. Ama yine de, Kurt her zaman bir adım öndeydi ondan. Kurdukları tüm karanlık hayallerin içinde ikisi de dünyayı geziyordu ama ayrı dünyalardaydılar. Kurt onun dünyasını ve kendi dünyasını çok iyi tanıyordu. Şazod ise sadece kendi dünyasına adım atabilmişti şimdiye kadar.
Kollarını gevşetip iki yana sarkıttı. Gölgesi boylu boyunca duvara yansıyordu. Karşısındaki eski püskü koltuğa baktı ve içi acıdı. Koltuk onun dedesi yaşındaydı belki de ama hala Şazod'u taşıyordu. Alınmadan, şikayet etmeden. Aptal pop müziğin hayata girdiği anlardan kalmaydı. Başlangıçların yegane parçasıydı.
Kurt'u sevdiği gibi seviyordu Şazod o koltuğu. Yatağı sayılırdı. Her gün onun üzerinde uyuyordu. Fakirlik değildi bunun adı, kıymet bilmekti. Şimdilik pek bir aidiyet hissetmiyordu koltuğa karşı. Ama Kurt onun eviydi. Yerde duran yarı dolu viski şişesine uzandı. Birkaç kere içindeki viskiyi salladıktan sonra kafasına dikti.
Üzerindeki lekelenmiş gömleği çekiştirdi. Evsiz değildi en azından. Sadece yersizdi. Cümle sonuna eklenen gereksiz bağlaçlar gibi görüyordu kendini. Kurt başkaydı. O lazımdı dünyaya.
Gözlerini kapattı. Camdan yansıyan koyu turuncu akşam güneşinin odaya girişini hayal etti. Gün ışığı hayal kırıklığına uğramış olmalıydı karşısındaki manzara karşısında. Sıvaları dökülmüş, rutubet kokan duvarlar. Çürüyen, sefil bir koltuk ve Şazod. İstenmemek sorun değildi. Koltuğu onu seviyordu. Kurt da seviyordu. Kendisini sevip sevmemesinin bir anlamı yoktu. Kendisi boşluktu. Yapısı bozuk cümleydi. Ama koltuk nokta, Kurt ünlemdi.
Lekeli gömleğine baktı. Bir ara musluğun altında sabunla yıkamak lazımdı. Bugün yolda dolanırken takım elbiseli bir adam ona bakıp yüzünü buruşturmuştu geçerken. Acımış da olabilirdi ama insanlar bencildir. Kurt öyle değil tabii... Dışarı çıkması gerekiyordu. Yemek yemeliydi. 2 gündür hiçbir şey yememişti. Çöpleri karıştırmalı, sokak aralarına bakmalıydı. Ama dilenci değildi o, bulamazsa, gene aç kalırdı. Kimseden bi şey istemezdi. Ölümüne gururlu. Şimdi düşünüyordu da, ona yüzünü buruşturan adam halt etsindi, hatta Allah belasını versindi. Para için kuduruyordu o adam. Para neydi ki? Para yemekti. Para içmekti. Para zevkti. Para ihtiyaçtı. Para eğlenceydi.
Ama Kurt para değildi. Hayır, o başkaydı..
23 Şubat 2011 Çarşamba
artık kapılarımızı daha sıkı kilitleyemeyi öğreniyoruz. kapılarımıza nazar boncuğu, at nalı asıyoruz uzak tutmak için onları. onlar; kötüler, içimizden değillermiş gibi davranmaya başlıyoruz. çünkü biz iyileriz. asla ve asla hata yapmaz ve incitmeyiz. saf kötü olan birinden farklıyız biz.
kötülerin bir de kötü geçmişleri oluyor bize bulaştırdıkları leke leke.. ya çocukluk izleri var ya kötü yaraları. ve biz de bu kabuklara, bu iyileşmiş kesiklere merhem oluyoruz. bazen de tekrar deşiyoruz onları. sanki bizim görevimiz onları iyileştirmek ya da yaralamakmış gibi. kangren olan yerde hala biz kötü oluyoruz. bir parçamızı kesip atmak mecburiyetindeyiz. çünkü kötü olamayız ya hani. bazen o parça bizi suçlayan oluyor. uzak duruyoruz. dışlıyoruz.
kötülerin bir de kötü geçmişleri oluyor bize bulaştırdıkları leke leke.. ya çocukluk izleri var ya kötü yaraları. ve biz de bu kabuklara, bu iyileşmiş kesiklere merhem oluyoruz. bazen de tekrar deşiyoruz onları. sanki bizim görevimiz onları iyileştirmek ya da yaralamakmış gibi. kangren olan yerde hala biz kötü oluyoruz. bir parçamızı kesip atmak mecburiyetindeyiz. çünkü kötü olamayız ya hani. bazen o parça bizi suçlayan oluyor. uzak duruyoruz. dışlıyoruz.
ben birilerini deşmek istememiştim. deşivermiş bulundum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
