23 Nisan 2013 Salı

Yıkıntılar gelip geçiyor kimse farkında değil. Yokluğun içinde herkesin ayrı ayrı yerleri var. Çökerek, ezilerek büyüyor herkesin gözleri. Uzaklarda kalan insanlar var kiminin adı yok. Kiminin de adı çok uzun. Pembe beyaz düşler kuruyorlar bizlerle ilgili. Olmuyor. Düşler çocukları avutur belki ama mantığın baş gösterip çocukluğu ezip geçtiği bir dünyadan bahsediyoruz. Yolculuklar yapıyoruz. Uzak yerlere gidiyoruz ya da bir iki adım yürüyerek bakkala giriyoruz. Onlar her şeyi biliyorlar. Hangi sigarayı içtiğini, parayı nakit mi kart mı vereceğini biliyorlar. Aşinalık hissi nasıl güzel geliyor. Sen gerçeksin, birileri seni biliyor, tercihlerini biliyor. Kim olduğunu söylemene gerek yok adın önemli değil. Senin aldığın farklı bir içkiye bakarak yanlış bir şeyler olduğunu anlıyor. 

Beni evde çiçeklerim bekliyor. Büyük sarı petunyam ve mor sardunyalarım yerini beğenmekle meşgul. Pembe petunyam yine açıyor. Geçen yıldan hayatta kalan çok az ama bazısı hala direniyor. Bu kış çok sert geçti üstüne bir de mantolama yaptılar binaya. Çiçekler harap oldu ama direniyorlar. Hepsi yalnız kalıyor ben yokken. Ben olmayınca kimse bakmıyor onlara. Benim sevgimle besleniyorlar. Gece de ıslak burnunu sürüyor onlara. Çiğniyor kimi zaman küçük yaprakları. 

Balığın suyu kirleniyor, değiştiriyorum. Yemek sepetinden söylenen yemekler hep geç kalıyor. 18 yaşındaki kızlar feleğin çarkından 28. kere geçmiş gibi yorgun ruhları olduğunu falan söylüyor. Lisedeki sevgilileri için intihar etmeye kalkmış olmayı soylu bir şey olarak görüyor, hava atıyorlar. Deli mi bunlar? Çin'deki depremde en az 203 kişi ölüyor, Çin uluslararası yardım tekliflerini reddediyor. Yangında 6'sı çocuk 7 kişi yanıyor. Fenerbahçe Gençler Birliği'ne yeniliyor, şampiyon Galatasaray oluyor. Stefan Zweig'in kitapları derleniyor. Osmanlı dönemi bilim kurgu edebiyatı ortaya çıkıyor. Aynı solucan deliğinin farklı noktalara açılabileceği keşfediliyor. Bir de Tanrı parçacığı var. Ne olduğunu aslında kimse bilmiyor. Her şey çok sıradan ve sarsıcı gidiyor. Hava ısındıkça omuzlarıma balçık gibi çöküyor. İnsanlar sözlerinden dönüyor. Kimileri evlenmekten vazgeçiyor. Kimileri intihara sebep oluyor. Kimileri ağlayan bir kadının başında ahkam kesiyor. Kimileri bilmeden mihenk taşlarını deviriyor. Kimileri zaten ölmüş toprakta çürüyor. İnsanlar her yerde, hep var, hep dinamik.




24 Ekim 2012 Çarşamba

Babam hep Kadıköy'de yaşadı. Hep 1. katta olurdu evi. Loş, sarı ışıklı lambalar. En farklı hikayeleri ben o evde gördüm.
Evde hiç ikimiz olmadık sanırım. Mutlaka bir misafir olurdu. Birincil misafir bendim aslında ama hep artı bir insan müsveddesi daha vardı.
- İnsan yıkıntısı derdim babamın arkadaşlarına. Başarısız şairler, sarhoş yazarlar, manyaklar, çaresiz kadınlar, tek başına ayakta durmaya çalışan yalnız yaşı geçkinler... Sürüsüne bereketti bunlar babamda.
Her evine gittiğimde biri olurdu. Bir gece tanımadığım bir adam kedere boğdu bizi, rakı bardağını da başına dikti. Cebinden bir tabanca çıkarıp masanın üzerine koydu. "Ben yarın karımı vuracağım. Son bir kez seninle içmek istedim" dedi. Babam bana çay bardağında bira verdi. Adamı bir daha hiç görmedim.
- Masada sızmış yüzünü bile hatırlamam şimdi.
Hep bir kadın vardı evde. Genç, güzel ama kafası boş kadınlar. "Askılık kadınlar" derdi babam. Hepsi beni çok severdi çünkü sevmezlerse olmazdı. Her gece küçük bir kız, baba ve insan yıkıntıları sarhoş olurdu evin içinde. Kötü şairler efsane şairlerin şiirlerini bile kirletirdi okuyunca. Duvarda nedense Che Guevara posteri dururdu.
- Bir kadın babama "Size ne kadar benziyor, amcanız mı?" diye sormuştu.
Babam bir senariste "Sen bırak şimdi beni kızımın anlatacaklarını dinle" demişti. Nasıl kıpkırmızı olmuştum. Utancımdan dinozorları anlatmaya başlamıştım. Hayatımda ilk travestiyi de o zaman gördüm. Çocuktum, çok tatlı bir sesi, çok güzel bacakları ve kirli sakalları vardı. Babama dert anlatmaya gelip Şerafettin abiyle yatmıştı.
Babam rakı demekti. Evi döküntüydü hep ama neşe dolardı sürekli. Evin ruhu babamla can buluyordu. Ev babam gelince aydınlanır, babam yoksa dökülürdü.
Babama gitmek için tek başıma vapura binerdim, 10 yaşındaydım. Minicik elimdeki minicik ekmeği onlara atmak için zıplardım.
- Hala ellerim karşılaştığım herkesinkinden küçük.
Babamda hep balık yerdik. Babam yanına salata yapardı. Balık zamlandıysa tavuk kanat. Babam karşısına oturtur kendi sızana kadar bana bir şeyler anlatırdı. Ben küçüktüm ama dinlerdim. Babama aşık olmam gerekirdi o zamanlar ama değildim. Arada bir sarhoş haliyle cama çıkar, sokak köpeklerine şiirler okurdu. Jandarma babama alışmıştı, komşular ses çıkarmıyordu.
- Mahallenin köpekleri şiirleri dikkatle dinler, sonradan gelen tavuk kemiklerini mideye indirirlerdi.
13 yaşındayken babam elimden almıştı okuduğum çocuk kitabını. "Fazla büyüdün bunlar için" dedi. Zweig'ın "Yakıcı Sır" kitabını verdi ilk kez bana. Okuduktan sonra bir daha yaşıma uygun çıkartılan listeden kitap seçmedim hiç.
- Hala İpek Ongun okumuşluğum yoktur. O genç kızın gizli defterinde ne vardı bilmem.
Ihlamur yapmayı da ben babamla öğrendim. O sarhoş olursa ertesi sabaha midesi kötü olurdu. Ondan biliyorum. Yatağa yatınca üstünü ben örterdim eğer bir kadın yoksa. Üstünü örter, salona dönerdim. .
- Hala gözlerimin bal rengi olduğunu duymayı severim. Bal rengi gözlü bir kadın hiç görmedim.
Babam bana "Kendi değerini bil. Eşekçe davranamazsın" der. Kadınların çoğu sıradandır babama göre. Özellikle güzel olanları. Güzel kadının nesi var güzelliğinden başka diye diye diye ezer kadınları.
- "Kadının beyni varsa güzeldir ama beli de ince olmalı" diye bir şey olamaz bence baba.
Babam doğum günümü pek kutlamaz çünkü darbe zamanı çok arkadaşını kaybetti. Darbe yıl dönümünde benim doğmam onun hayata daha alaylı bakmasını sağladı. Şimdi hiçbir şeyi ciddiye almıyor.

23 Ekim 2012 Salı

Sevgili Sartre,

Sana İş İşten Geçti'yi yazdığın için sinir oluyorum. Çürüttün bizi Sartre. Öldün ama, olsun. 
Neyse. Burjuva seni, burjuvalığını reddeden burjuva. Sahtekar. 

İmza,
Su.

Not: Aptal.

7 Haziran 2012 Perşembe

Benim yağmurum var. İnsanların yokuşları var, yolları, sokakları. Başkasıyla yürümüyorlarmış, orada anıları varmış. Ben yağmurlarımı herkesle paylaşırım. Tüm herkes bilir; yağmur yağdı mı sebebi benimdir. Yağmur bulutları bilirler, onlar gittikçe ben peşlerinden gelirim. Onlar yürür, ben yürürüm. Kaldırımdan bitme yer mineleri başlarını uzatır damlaları yakalamak için. Benim yağmurlarım sever çiçekleri. "Benim" diyorum ama şahsıma ait olduklarından da değil, ben onlara ait olduğum için. 
Ben de yağmurlu bi sabaha doğmuşum. Sevdiğim şeyler yağmurları hep sever. Ben yağmurlarımı ayırmam "onun, şunun" diye. Yağmur herkesin en doğal hakkı. Galata'nın altındaki de ıslansın yağmurda, Eminönü'nde nişanlısını döven de, Fındıklı'da çay içen de. Ben alınmam, kırılmam. Benim şehrim yağmurlarla dolup taşsın. İnsanların bitmeyen acıları yağmurlarımla da dinmez. Napalım dinmesin. 

22 Ekim 2011 Cumartesi

Masanın dibine oturdum. Biraz daha ilerlesem masanın içine girecektim sanki. Masanın beni koruyacağını hissetmek kadar saçma bir duygu yoktur. Ama hissediyordum işte... Üstümden sarkan ilkbahar sarmaşıkları dinginlikle sallanıyordu. Her yaprağı sırılsıklamdı yağmurdan dolayı. İnsan neden doğum gününü30 kişiyle kutlamak ister? Bahçenin küçük masasının yanına sığınmış biri olarak bekledim. İçeride beni bekliyorlardı. "Allah kahretsin" dedim, "Beklemesinler. Kimse beni beklemesin."... Karanlığın sesini dinledim. Sonra da "karanlığın sesi" betimlemesinin ne kadar bayağı ve alışılmış olduğunu düşündüm. Karanlık görsel bir algıydı, işitsel değil. O halde sesi de olamazdı. Çok fazla ağdalı kitap okumaktandı bu. Duvara dizilmiş kedileri inceledim. Gözleri gri gri parlıyordu karanlıkta. Bir sürü küçük noktadan ibarettiler karanlığın içinde. Dizili dizili, ışıl ışıl...
Daha ne istiyordum ki... Bir sarmaşık olmayı belki... Belki de bir kedi olmayı. Sıradan, kendi halinde, bambaşka bir hayat. Sarmaşık olsaydım tüm günümü balkon demirinden sarkarak geçirecektim. Kim bilir belki mutlu da olurdum... Zamanın sınırsız bahçesinde asılı bir sarmaşık. Belki de yaşamımın yanlış dönüşlerinden biri sonucu insan olmuştum. Derin nefes aldım, içeriden bana sesleniyorlardı. Sarmaşık olsaydım şu an, herkes nasıl da ortadan yok olduğumu merak eder dururdu.

6 Eylül 2011 Salı

Cama yaslandı Şazod. Kolları yıpranmış, tuğla rengi iplikleri yavaş yavaş sökülüp onu terketmeye başlamış olan ceketinin sırtını duvara dayadı. Kısa bacakları, vücüdunun yükünü biraz hafiflettiği için duvara şükrederek rahatladı, gevşedi. Boyu 1.50 ya vardı ya yoktu. Yıpranmış botları, baskıyla biraz daha genişlemişti. Kollarını kavuşturdu ve başını turkuaz rengi eski perdenin sol parçasına yasladı. Sessizliği nasıl da seviyordu. Sefil oluşu, yalnız oluşu, çulsuz oluşu hiç sorun değildi. Ama gürültü, onun ölümcül yanıydı. Dayanamıyordu işte. Kucağına aldığı aptal oyuncaklar pis kokuyordu. Rutubetin verdiği o bunaltıcı koku genzini yakardı hep. 
Bir de Kurt vardı. Ona tamamen sahip değildi ama kesik kesik sevişmeleri sırasında kendini buna inandırabiliyordu. Hayalperest bir kadındı. İsterse inanabilirdi. Kurt her zaman güzel kokuyordu ve bunu nasıl başardığını bilmiyordu Şazod. Küflenmiş şeyler diyarından geliyordu oysa ikisi de. Ama yine de, Kurt her zaman bir adım öndeydi ondan. Kurdukları tüm karanlık hayallerin içinde ikisi de dünyayı geziyordu ama ayrı dünyalardaydılar. Kurt onun dünyasını ve kendi dünyasını çok iyi tanıyordu. Şazod ise sadece kendi dünyasına adım atabilmişti şimdiye kadar. 
Kollarını gevşetip iki yana sarkıttı. Gölgesi boylu boyunca duvara yansıyordu. Karşısındaki eski püskü koltuğa baktı ve içi acıdı. Koltuk onun dedesi yaşındaydı belki de ama hala Şazod'u taşıyordu. Alınmadan, şikayet etmeden. Aptal pop müziğin hayata girdiği anlardan kalmaydı. Başlangıçların yegane parçasıydı. 
Kurt'u sevdiği gibi seviyordu Şazod o koltuğu. Yatağı sayılırdı. Her gün onun üzerinde uyuyordu. Fakirlik değildi bunun adı, kıymet bilmekti. Şimdilik pek bir aidiyet hissetmiyordu koltuğa karşı. Ama Kurt onun eviydi. Yerde duran yarı dolu viski şişesine uzandı. Birkaç kere içindeki viskiyi salladıktan sonra kafasına dikti. 
Üzerindeki lekelenmiş gömleği çekiştirdi. Evsiz değildi en azından. Sadece yersizdi. Cümle sonuna eklenen gereksiz bağlaçlar gibi görüyordu kendini. Kurt başkaydı. O lazımdı dünyaya. 
Gözlerini kapattı. Camdan yansıyan koyu turuncu akşam güneşinin odaya girişini hayal etti. Gün ışığı hayal kırıklığına uğramış olmalıydı karşısındaki manzara karşısında. Sıvaları dökülmüş, rutubet kokan duvarlar. Çürüyen, sefil bir koltuk ve Şazod. İstenmemek sorun değildi. Koltuğu onu seviyordu. Kurt da seviyordu. Kendisini sevip sevmemesinin bir anlamı yoktu. Kendisi boşluktu. Yapısı bozuk cümleydi. Ama koltuk nokta, Kurt ünlemdi. 
Lekeli gömleğine baktı. Bir ara musluğun altında sabunla yıkamak lazımdı. Bugün yolda dolanırken takım elbiseli bir adam ona bakıp yüzünü buruşturmuştu geçerken. Acımış da olabilirdi ama insanlar bencildir. Kurt öyle değil tabii... Dışarı çıkması gerekiyordu. Yemek yemeliydi. 2 gündür hiçbir şey yememişti. Çöpleri karıştırmalı, sokak aralarına bakmalıydı. Ama dilenci değildi o, bulamazsa, gene aç kalırdı. Kimseden bi şey istemezdi. Ölümüne gururlu. Şimdi düşünüyordu da, ona yüzünü buruşturan adam halt etsindi, hatta Allah belasını versindi. Para için kuduruyordu o adam. Para neydi ki? Para yemekti. Para içmekti. Para zevkti. Para ihtiyaçtı. Para eğlenceydi.
Ama Kurt para değildi. Hayır, o başkaydı..

23 Şubat 2011 Çarşamba

artık kapılarımızı daha sıkı kilitleyemeyi öğreniyoruz. kapılarımıza nazar boncuğu, at nalı asıyoruz uzak tutmak için onları. onlar; kötüler, içimizden değillermiş gibi davranmaya başlıyoruz. çünkü biz iyileriz. asla ve asla hata yapmaz ve incitmeyiz. saf kötü olan birinden farklıyız biz.
kötülerin bir de kötü geçmişleri oluyor bize bulaştırdıkları leke leke.. ya çocukluk izleri var ya kötü yaraları. ve biz de bu kabuklara, bu iyileşmiş kesiklere merhem oluyoruz. bazen de tekrar deşiyoruz onları. sanki bizim görevimiz onları iyileştirmek ya da yaralamakmış gibi. kangren olan yerde hala biz kötü oluyoruz. bir parçamızı kesip atmak mecburiyetindeyiz. çünkü kötü olamayız ya hani. bazen o parça bizi suçlayan oluyor. uzak duruyoruz. dışlıyoruz.
ben birilerini deşmek istememiştim. deşivermiş bulundum.

21 Ekim 2010 Perşembe

"Sanırım ona aşık olmaya başlıyorum" dedi Flora. Her zaman biri olurdu aşık olmak için, onun işi buydu, bunun için yaratılmıştı -aşık olmak için-. "Üremelisin." dedi Darla. Flora dehşete kapıldı. "Üremek mi? Ne istiyorsun benden? Ayakkabısını yemeğe çalışan küçük canlılar mı dünyaya getireyim?! Hayır güzelim, olacak iş değil bu." Darla sakinleştirmek için "Ayakkabısını yemesini engelleyebilirsin." dedi sakince. Önünde duran viski bardağından bir yudum aldı. "Çocuk gelişen bişey. Zamanla ayakkabının yenmemesi gereken bişey olduğunu anlıyor." Flora pembe saçlarını omzunun üstünden atarak karşısındaki turuncu gözlü kadına baktı. "Sen çocuk doğurmayı önerecek en son kişisin. Senin tam aksi kaostan sorumlu olman gerekmiyor mu?" diye sordu. Darla üzerindeki siyah kazağı çekiştirerek "Evet ama daha geçenlerde 2 blok ötede zincirleme araba kazası yarattım. Üstelik güneyde kalan komşu ülkede de salgın hastalık tehtidi oluşturdum. İşimde iyiyim, bilirsin." dedi. Flora uzaklara dalarak "Benim işim sadece aşık olmak. Bundan ötesini yapmam doğru olmaz. Kurallara aykırı." dedi canı sıkkın bir şekilde. Darla viskisini dikti ve barmene bir tane daha istediğini belirtti. "Evet. Üremek Elle'in işi. Bu yüzden çevresindeki tüm kadınların hamile kalmasına sebep oluyor." Flora gözlerini önündeki Cosmopolitana dikerek "Çok fazla insan.. Çok fazla karmaşa.. Çok fazla iş..." dedi. "Evet. Daha geçen gün Bill'in işini yanlış yapması yüzünden Japon piyasası darbe aldı. Çaylaklara çok sorumluluk veriyorlar." dedi Darla. Bezgin bezgin viskisini evirip çeviriyordu. Flora parmağındaki çiçekli yüzüğü evirip çevirerek "Sonsuza kadar bu işlere biz bakamayız biliyorsun. Birilerini eğitmeliler ki, biz emekli olabilelim." dedi. Darla sıkıntıyla ona baktı; "Emekli olmak mı?! 314 yıldır buradayız ve insan yığınlarını görüp duruyoruz. Katrina kasırgasını yaratırken ne kadar emek harcadığımı biliyor musun? Ya da şu tsunami zımbırtısını?" diye çıkıştı Flora'ya. Flora hatasını düzeltmeye çalışır gibi "Ama iyi iş çıkardın." dedi. Darla viskisini başına dikti. Barmene bir tane daha istediğini belirten bir işaret çaktı. "Bak Flora, bugüne kadar pek çok kaosa sebep oldum ama ortaçağ dönemindeki veba gibi bir işim olmadı hiç. O zamanlar benim pozisyonumda Edward Flain vardı. Ve gerçekten harika iş çıkarmıştı. Bunun için ödüllendirildiğini duymuştum." dedi sıkkın sıkkın. Flora da aynı monotonlukla "Evet, bizim çağımız daha az yıkıcı. Daha çok sıkıcı." dedi. Darla biraz duraksadıktan sonra "Geçenlerde Tommy'yle karşılaştım. Şu yarattığım zincirleme kazada.. Ölülerin ruhlarını almaya gelmişti. Düşünebiliyor musun? Tommy! Onu son görüşümde daha 100 yaşındaydı ve işi Peru'daki hayvan popülasyonuyla ilgiliydi. Şimdi ölüm görevini üstlenmiş." dedi Flora'ya dönüp. Flora gözlerini kocaman açarak dinledi. "Bunun için kesin bir yerlerden torpil bulmuştur.. Babası yeni doğan çocukların 40 gününden sorumluydu zaten." dedi sinirli bir şekilde. Darla viskisini diktikten sonra "Gitmeliyim. Yarım saat içinde batı yakasında 3 kazaya sebep olmam gerekli. Sonra görüşürüz." dedi ve tembel tembel montunu giydi. Flora da beyaz kürklü montunu üstüne geçirerek "Benim de bu gece 2 komşuyu aşık etmem gerekiyor. İşimiz çok ağır.." diye yakındı. Darla kapıdan çıkarken "Evet. Bize yeterince maaş vermiyorlar.." diye söyleniyordu...

15 Eylül 2010 Çarşamba

Sanırım tam ben çürümeden önce başlamıştı, değil mi? Yanlış hatırlıyorsam düzelt beni. Çünkü hafızam beni yanıltır çoğu zaman. Unutmasını istediklerimi hep saklar ama özene bezene oraya yerleştirdiklerime genelde burun kıvırır. O zamanlar hala oyuncaklar vardı diye hatırlıyorum. Kum taneleri vardı. Ve bir de güneş vardı sanırım.. Ama yanlışsam düzelt lütfen. Çünkü hayali bir anıyı hatırlamak mantıklı değil.
O zamanlar ben daha küçüktüm. Ve aptaldım. En az senin kadar. Şimdi en azından yaşlarımız biraz daha kabul edilir.
Sen bana kızardın, ben çok gülerdim. Bir de yalan söylerdin bana. Ama yanlış hatırlıyor olabilirim de, yanlışsa düzelt. Senin kendine güvenmek için nedenlerin vardı, benim sevmek için insanlarım. Şimdi tam tersine döndük sanırım. Şimdi senden daha çok sigara içiyorum. Ve sen benden daha çok ağlıyorsun. Ama ikimizin de aynı oranda yalnızlığa ihtiyacı var.
Aslında ben çocuk kalırdım. Gene alt etmeye çalışırdım seni. Ama artık çalışmıyorum. Çünkü seni yenemem.
Ama sen de yenildin bence. Hatalıysam inkar et. Sessiz kalarak beni onaylamış olursun sadece.
Benim gelemeyeceğim yerlere gitmeyi teklif ederdin sonra da ben gelemiyorum diye gitmekten vazgeçerdin. Belki de gelmeliydim seninle. Bilmiyorum.
Artık senin hiç görmediğin yerlerde dolaşıyorum. Ama hala beni yıldırmaya çalışıyorsun.
Beni seni yıldırmak zorunda bırakma.

8 Eylül 2009 Salı


7 Eylül 2009 Pazartesi

Bugün Darkhan'da otururken, önümden bir elçi geçti. Darkhan her zamanki gibi loş ve tenhaydı. Elçinin çevresinde 3 şeytan vardı. Elçi içeriye doğru ilerleyerek kıyamet adımlarını attı. Bir kadın, onun biraz ilerisinde oturmuş gökleri seyrediyordu. Kadının omzunda bir iyi bir de kötü vardı. Kadın beyaz olana yaslanmıştı. Adam kadının yanından geçerken, kadın gözlerini adama çevirdi. Çok kısa bir an birbirlerine baktılar.  Birkaç masa dışında neredeyse boştu. Adam kadından biraz ötedeki masaya oturdu ve bir kan fıçısı istedi. Barmen hemen fıçıyı getirdi derisi yanmış elleriyle. Kadın o sırada kendi küçük cennetini içmekle meşguldü. Mavi renkli bir şeydi bu cennet, içinde pembe - beyaz bulutlar yüzüyordu. 
Adam kadını incelerken, kadının görece genç olduğunu fark etti. Öyle ki; hala kalbini masanın üzerine koymuş durabiliyordu. Hala her an Darkhan'a giren birinin bir yumruk darbesiyle o kalbi paramparça edebileceği riskini alırdı. 
Adam gelen ikinci kan fıçısının yanında biraz hayal kırıklığı istedi. Barmen hazırlanmalarının biraz zor ve zahmetli olduğunu, bu yüzden biraz bekleteceğini açıkladı. Adam boğuk bir sesle; "Eğer yoksa sorun değil" dediyse de barmen sakin bir ses tonuyla, "Yoo hayır elimizde bol miktarda hayal kırıklığı var efendim" diye yanıtladı.  Ardından da hızlı adımlarla gitti arkasındaki kırmızı, çatallı kuyruğu sallaya sallaya.. 
Kadın adama kaçamak bir bakış attı. O sırada kadının omzundaki beyazla siyah amansız bir savaşa tutulmuşlardı. Adam kan fıçısından dev bir yudum aldı. Kadının baktığı yıldızlı gökyüzüne bakmak onun canını acıtıyordu. Kadının bakabilmesini kıskanmıştı biraz. 
Adam 40 yaşında vardı. Yeri diyarı belli değildi ama yeraltına daha yakındı kadına göre. Giysileri simsiyahtı. Önemli biri gibi görünmüyordu. Sadece başının üstünde dönen 3 tane şeytan vardı, o kadar. İkinci kan fıçısının yanında çıtırdayan hayal kırıklıklarını da mideye indirdi. Artık gitme vakti gelmişti. Barmene hesabı ödedikten sonra tabureden kalktı. 3 şeytan da onunla birlikte ayaklandılar. Elçi kapıdan çıkarken kadına yan gözle bir bakış attı, kadın da aynı karşılığı verdi. Adam hızlı adımlarla uzaklaşırken, kadın da mavi cennetini bitirmişti. Barmene hesabı ve bahşişi takdim ettikten sonra beyaz kanatlarını açtı ve gökyüzüne yükseldi. Barmen kadının arkasından bakıp gidişini izledikten sonra bardakları temizlemeye koyuldu.
_____
 

Copyright 2010 ..

Blog templates Theme by WordpressCenter.com.
Blogger Template by Beta Templates.